Aralık 21st, 2009 by Filiz Arıcan 4914 kez okunmus

Çocuklarını sürekli temiz tutmaya çalışan hijyen takıntılı ebeveynlerin aslında çocuklarının kalp sağlığını tehlikeye attıkları belirtildi.

Britanya basınında yer alan haberlere göre, yapılan yeni bir araştırma, “birazcık kirden zarar gelmez” sözünü doğru çıkardı. Buna göre, özellikle son günlerde domuz gribi salgını yüzünden kullanımı had safhaya çıkan anti bakteriyel jeller gibi temizlik ürünlerinin kullanımı, bağışıklık sistemlerini zayıflatarak ileride çocukların kalp hastalığına yakalanmalarına sebep olabilir.

Şikago’daki Kuzeybatı Üniversitesi tarafından yapılan araştırmada, 1980′lerin başında 3,327 Filipinli hamile kadının çocuklarının 22 yıl boyunca izlendiği bir çalışmayla ABD’deki benzeri bir araştırma karşılaştırıldı. Annelerle hijyen ve evcil hayvanlarla temas gibi konulardaki alışkanlıklarla ilgili görüşmeler yapıldı.

Doğumun ardından 2 yıl boyunca iki ayda bir anneler ve çocuklarıyla görüşüldükten sonra çocuklar 4-5 yılda bir takip edildi.

Çocuklardaki enfeksiyon hastalıklarıyla diğer hastalıklar, çocukların kilo ve boyları da bu süreçte kayda geçirildi. Bilim adamları, çocukların küçükken yaşadıkları çevrenin yetişkinlikte C-reaktif proteininin (CRP) üretimini nasıl etkilediğine baktı. Kanda bu proteinin yüksek seviyede bulunması, kalp hastalığının bir göstergesi olarak düşünülüyor. Kan testleri Filipinli çocukların CRP seviyelerinin, temizliklerine çok daha fazla özen gösterilen Amerikalı akranlarına göre yüzde 80 dolayında daha düşük, dolayısıyla kalp hastalığı risklerinin de daha az olduğu belirlendi.

“Biz Amerikalılar, çocuklarımızı her ne olursa olsun mikroplara karşı korumak gerektiğini düşünürüz” diyen Prof. Thomas McDade, aslında böyle yapmakla çocuklara zarar verildiğini söyledi.

Araştırmayı kaleme alan Prof. McDade, “Daha önce yapılan araştırmaların tersine bizim araştırmamız, hayatın ilk safhalarındaki aşırı temiz, aşırı hijyenik koşulların yetişkinlikte iltihaplanma seviyelerinin daha yüksek olmasına yol açabilir ki, bu da birçok hastalık riskini artırır” dedi. McDade, insanların sadece son zamanlarda böylesine süper hijyenik ortamlarda yaşadığını hatırlattı.Kaynak

Etiketler :
Mayıs 15th, 2009 by Filiz Arıcan 17791 kez okunmus

Ülkemizde 700.000 epilepsi hastası bulunduğu tahmin ediliyor. Zamanında tanı konulması özellikle çocuklar için çok önemli.Çocuklar hem kendisini ifade edemiyor ve korkularını yansıtamıyor hem de eğitim hayatları bundan dolayı aksadığı için uyumsuzluk problemleri yaşıyorlar. Özellikle çocukluk çağında kısa süreli donuk bakışlar, çocuğun yaptığı işi bırakıp birkaç saniye boyunca boş bakması, bu sırada yalanma, yutkunma, ağzı şapırdatma hareketleri epilepsi işareti olabiliyor.Anadolu Sağlık Merkezi (ASM) Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Türker Şahiner, her 100 kişiden birinde görülen epilepsiyle ilgili soruları yanıtladı.

Epilepsi nasıl oluşur?

Beyin büyük bir elektriksel devre gibi çalışır. Epilepsi, bu devrelerin bir yerinde adeta kısa devre oluşması gibi anormal deşarjların açığa çıkmasıdır. Bu anormal elektriksel deşarj beynin hangi bölgesinde çıkıyorsa, beynin o bölgesiyle ilgili bulgular veren bir hastalıktır. Deşarj hareket merkezindeyse kol kasılabilir, hafıza merkezindeyse halüsinasyona neden olabilir, işitme merkezindeyse işitmeyle ilgili nöbete yol açabilir.

Hastalıkta genlerin rolü var mı?

Hastalığın kalıtsal bir yönü var ama bugünkü verilerle bütün genleri bilmiyoruz. Hatta kalıtsal olduğu bilinmesine rağmen aynı ailede her kuşakta görülmeyebiliyor. Dolayısıyla kalıtsal olduğuna eminiz ama her zaman kanıtlayamıyoruz.

Genetik olmayan epilepsiler hangileri?

Genetik olmayan epilepsiler yaşam içinde kazanılan (edinsel) nedenlerle oluşuyor. Beyindeki damarların yumaklaşması, balonlaşması, anevrizma gibi beynin normal yapısını bozan damarsal değişikliklerle olabilir. Ayrıca çeşitli nedenlerle küçük bir kanamanın beyin dokusunu bozup nöbet yaratması ya da tümörler olabilir. Şeker koması, üre koması gibi metabolik koma hali de beynin normal çalışmasını etkilediği için nöbetlere yol açabilir. Bunların dışında en sık edinsel neden, travmalardır. Geçirilmiş herhangi bir şiddetli kafa travması yaklaşık iki yıl sonrasına kadar epilepsi nöbetlerinin sebebi olabilir.

Küçük nöbet, büyük nöbet nedir?

Epilepside bilincin açık olduğu ya da bilincin tam olarak kapandığı nöbetler var. Bilincin açık olduğu nöbetler çeşitli duyumsama nöbetleridir. Bunlar görmeyle ilgili duyusal bozukluklar, işitmeyle ilgili duyusal bozukluklar, hareketle ilgili duyusal bozukluklar olabilir. Gözünüzün önüne çok canlı bir hayalin gelmesi, kaynağı belli olmayan bir müzik melodisi işitmeniz, kolunuzun birkaç saniye boyunca uyuşması, tutmaması gibi duyusal belirtiler olabilir. Bilincin kapalı olduğu nöbetleri tanımak daha kolay; hasta bilincini kaybeder, düşüp bayılır. Bazı hastalarda bilincin açık olduğu ya da kapalı olduğu nöbetlerin her ikisi birden olabilir. Yani aynı hasta hem duyusal bozukluklar hem de bilincinin kapandığı nöbetler geçirebilir. Hastalar bunu küçük nöbet – büyük nöbet olarak tarif ediyor.

Çocuklarda epilepsi nasıl belirti gösterir, nasıl tanı konulur?

Epilepsi hastalarında en önemli sorunlardan biri özellikle küçük nöbetlerde (bilincin kapanmadığı) duyumsamaların iyi ifade edilememesidir. Bunlar çocukluk çağlarında başlı başına problemdir. Çünkü çocuklar hem ifade edemiyor, korkularını yansıtamıyor hem de eğitim hayatları bundan dolayı aksadığı için uyumsuzluk problemleri yaşıyorlar. Çocuklarda özellikle temporal lobdaki (şakak bölgesi) nöbetler çok zengin bulgular veriyor. Bu bölgeler işitsel ve görsel belleğimizin yer aldığı bölgelerdir.

Özellikle çocukluk çağında kısa süreli donuk bakışlar, çocuğun yaptığı işi bırakıp birkaç saniye boyunca boş bakması, bu sırada yalanma yutkunma, ağzı şapırdatma hareketleri, elleriyle ufak tefek kontrolsüz hareketler yapması, daha uzun süre nöbetlerde adeta birisiyle konuşuyormuş, hareketle karşılık veriyormuş gibi davranışlarda bulunması, anlatması gibi. Ayrıca hep aynı tip korkular yaşayan, geceleri sık sık çığlık çığlığa uyanan, okulda her şey normal giderken birden okul başarısı düşen veya başından beri okul başarısı hep düşük olan, sosyal uyum problemleri gösteren çocukların, epilepsi riskinin değerlendirilmesi açısından çocuğun nöroloji uzmanına gösterilmesi gerekiyor.

Çocuklarda yüksek ateşin epilepsiye yol açma riski var mı?

Temporal lob içinde “hippocampus” dediğimiz, bellekle ilgili faaliyetlerin yoğunlaştığı, denizatına benzeyen bir bölge vardır. Yüksek ateşli dönemlerde bu bölgedeki doku bozulabiliyor ve bu da epilepsi nöbetlerine yol açabiliyor. Rakamlara baktığımızda temporal lob epilepsisi, tüm dünyada çocuklarda ve yetişkinlerde en fazla görülen epilepsi tipi. Ancak ateşi yükselen, havale geçiren her çocuk mutlaka epilepsi hastası olur diye bir kural yok.

Çocuklar epilepsi nöbeti olmaksızın da yüksek ateş sırasında kısa süreli bayılmalar yaşarlar, bazen kasılmalar olur. O sırada morarırlar, soluksuz kalırlar ve birkaç saniye sonra ağlayarak açılırlar, renkleri düzelir, kasılma geçer. Bunların bir kısmı masum olup epilepsiye dönüşmeyebilir ancak sık sık ateşli havale geçiren çocukların mutlaka çocuk nörologları tarafından görülmesi ve bazı ilaçlarla epilepsi açısından tedbir alınması gerekir.

Epilepsi tanı ve tedavisi nasıl yapılıyor?

Nöroloji servisine gelen hastalardan önce hastalık öyküsünü alıyoruz. Epilepsi bulguları varsa, beyin dalgalarını değerlendiren EEG çekiyor ve elektriksel deşarjların sayısını, biçimini kaydediyoruz. EEG ile epilepsi tanısı konulduktan sonra beynin elektriksel yapısını bozan nedeni saptamak için (beyinde yapısal bir anormallik olup olmadığı, damarsal anevrizma veya tümör gibi nedenlerden mi kaynaklandığının anlaşılması amacıyla) MR çekiyoruz. Epilepsi tedavisinde kullanılan ilk ilaç 1912’de geliştirildi, son 10 yılda onlarca ilaç çıktı.

Yine de ilk yıllardaki başarı oranları fazla geçilemedi. Her üç hastadan ikisinde ilaç tedavisiyle epilepsiyi kontrol altına alıp, hiç nöbet geçirmeyecek veya çok az nöbet geçirecek şekilde tedavi edebiliyoruz. Maalesef son yıllarda eklenen ilaçlarla da iyileşme oranını 2/3 düzeyinden yukarı çıkaramıyoruz, başarı şansımız yüzde 70′ler civarında. O zaman ikinci, üçüncü ilacı ekleyip kombine tedaviler yapıyoruz. Fakat kombine tedaviyle de istenen oranda bir başarı alınamıyor ve başka sorunlar ortaya çıkıyor.

İlaçlar uyku hali, sersemlik, özellikle çocukluk çağlarında öğrenme güçlükleri, kilo alma, adet düzensizlikleri gibi hormonal bozukluklara varan yan etkilere sebep olabiliyor. Dolayısıyla ilaçlar da bir açmaza yol açıyor. Son yıllarda teknolojinin gelişmesi ve görüntüleme teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte epilepsi cerrahisi ön plana çıkmaya başladı.

Eskiden görüntüleme teknolojisi çok zayıf olduğu için beynin içinde epilepsi odağını aramak iğneyle kuyu kazmak gibiydi, şimdi daha kolay. Bu odağı biliyorsak ve ilaçlarla kontrol edemiyorsak beklemek yerine uygun vakalarda erken cerrahiyle hastalığı tedavi ediyoruz.Kaynak

Etiketler :, , , ,
Nisan 16th, 2009 by Filiz Arıcan 5486 kez okunmus


Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Tıp Fakültesi Fizyoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Abdullah Arslan, uykunun bağışıklık sistemini şarj ettiğini belirterek, 8 saatten az uyuyanların bağışıklık sisteminin, 8 saat ve üzerinde uyuyanlara göre daha zayıf olduğunu söyledi.Prof. Dr. Arslan yaptığı açıklamada, insanın ömrünün üçte birinin uyuyarak geçtiğini, uykunun ruhsal, zihinsel, bedensel sağlık için oldukça gerekli bir fizyolojik süreç olduğunu söyledi.Uyku esnasında vücudun dinlendiğini, kan akışının yavaşladığını, toksinlerin azaldığını kaydeden Prof. Dr. Arslan, İsviçreli bilim adamlarının yaptığı araştırmalarda az ya da çok uyumanın insan ömrünü kısalttığını tespit ettiklerini bildirdi.Prof. Dr. Arslan şöyle devam etti:

”İnsanlar ortalama 8 saat uyumalı. Dikkat edilirse geceleri uyuyamayan kişilerin hastalığa yakalanma riskinin daha yüksek olduğu görülebilir. Gece çok geç yatmak sağlığımız için oldukça zararlı. Uzun uyku da kısa uyku da insanın ömrünü kısaltıyor. Günde 5 saat uyuyanların da 8 saatten fazla uyuyanların da ömrü daha kısa oluyor.Uyku tekdüze bir süreç değil. Bir derin uyku, bir yüzeysel uyku var. Derin uyku, bağışıklık sistemini destekleyen hormonların salgılandığı 23.00 ile 03.00 arasındaki uykudur. Bu arada alınan uyku, vücudun en çok ihtiyaç duyduğu uykudur.”Kaynak

Etiketler :, , , , , ,
Nisan 3rd, 2009 by Filiz Arıcan 10117 kez okunmus

Başbakanlık Özürlüler İdaresi Başkanlığı tarafından hazırlanan ”Aile Eğitim Rehberi”nde anne-babanın yüzüne bakamayan ve gülümsemeyen 6-8 haftalık bebeklerde görme özründen şüphelenilmesi gerektiği bildirildi.Rehberde, göz ve görme işlevleri, ailenin görme özürlü bireye karşı tutum ve davranışları, karşılaştıkları sorunlarla baş etme yolları, özürlü bireyin eğitimi, hakları ve ulaşabilecekleri kaynaklar konularında bilgiler veriliyor.Bütün çocukların doğumda görme düzeyinin düşük olduğu belirtilen rehberde, görmenin doğumdan sonra gelişimini sürdürdüğü, 6 yaşında olgun görme seviyesine ulaşıldığı anlatılıyor.Görme işlevinin insan bilgi ve öğrenmesinin yüzde 80′ini sağladığı anlatılan rehberde, göz organının gelişmesini doğumdan sonra 3 yaşında tamamladığı, bebeklerin hareketli, parlak sarı renkli ve çizgili resimleri takip edebildiği ifade ediliyor.Rehberde, bebeklerin görerek ve bakarak görmeyi öğrendiği ve temel göz kullanımının öğrenilen bir gelişme olduğu vurgulanırken, beyin dokumuzun yüzde 40′ının görme bilgilerinin birleştirilmesi için kullanılmasının görmenin çok temel bir duyu olduğunu ispatladığı belirtiliyor.

ÇOCUKTA GÖRME ÖZRÜNÜN ALGILANMASI

Çocuğun görmesinin gelişmesinin doğum sonrası devam ettiği, kullanılabilir düzeye gelmesi için de sürekli ve kaliteli uyarılmaya ihtiyacı olduğu ifade edilen rehberde, görme için algılama yeteneklerinin de gelişmesi ve görüntülerin beyinde anlamlandırılmasının gerektiği kaydediliyor.Rehberde, ”Yeni doğan bebeğin göz bebeklerinin siyah olması gerekirken beyaz olması, gözün alışılmışın dışında küçük, çok büyük veya gelişmemiş olması, çocuğun yüzünü ışık kaynağına dönmemesi ve 6-8 haftalık bebeğin anne-babasının yüzüne bakamaması ve gülümsememesi” gibi durumlarda çocuklarda görme özründen şüphelenilmesi gerektiğine dikkat çekiliyor.

NORMAL VE ÖZÜRLÜ ÇOCUKLARDA GÖRME DUYUSUNUN GELİŞİMİ
Görme duyusunun gelişim aşamalarının da sıralandığı rehberde, şu bilgiler veriliyor:

”Normal çocuklarda 0-1 ayda başını ve gözünü ışık kaynağına döndürme; 6-8 haftada gözün içine bakış ”Sosyal Gülüşme”, 3-6 ayda kendi ellerini seyretme, ileri uzanma; 1-2 yaşında ise yüz ifadeleri ve vücut dili, sesli uyaranlara bağlanma, olayların akışına bağlantı kurma gibi bazı davranışların sergilenmesi gerekir. Görme özürlü çocuklarda ise 0-3 ayda göz bebeğinin titreşmesi; 3-6 ayda şaşılık, göz tembelliği, başını tutamama, emekleyememe; 7-12 ayda görsel takip yapamama; 1-2 yaşında ise görsel haberleşme eksikliği gibi bazı durumlar gözlenebilir.”Rehberde, çocuğun görme özrünün birçok sebebi olabileceği, ülkemizde genetik-kalıtım ve akraba evliliğinin göz hastalıklarının temel sebebi olduğu, bilgisi verilirken, göz hastalıklarının erken teşhis edilerek tedavisine ve rehabilitasyonuna başlanması gerektiği belirtiliyor.Kaynak

Etiketler :, ,
Nisan 1st, 2009 by Filiz Arıcan 4040 kez okunmus

 

İzmir’de 250 hamile kadın üzerinde yapılan bir araştırmada, gebelerin yüzde 41’inin haftada bir kez, yüzde 20’sinin bazen balık tükettiği, yüzde 4’ünün ise bu ürünü hiç tüketmediği sonucu ortaya çıktı.Kent Hastanesi Kadın Sağlığı Merkezi Başkanı Prof. Dr. Namık Demir, yaptığı açıklamada, kıyı kenti olan İzmir’de özellikle hamile kadınların balık tüketim davranışını belirlemek amacıyla hastanelerinin kadın doğum bölümünde çalışma yaptıklarını söyledi.Deniz ürünlerinin beyin gelişimi için önemine dikkati çeken Prof. Dr. Demir, balığın vücut tarafından üretilemeyen ve dışarıdan alınması gerekli olan Omega 3 yağ asitlerinin de ana kaynağı olduğunu belirtti.

“BALIK TÜKETİMİ FAZLA DEĞİL”

Yapılan çalışmaların gebelik sırasında haftada 340 gram ve üzeri balık tüketiminin doğum sonrası bebeğin motor-mental gelişim, IQ skorları ve sosyal gelişimde daha iyi sonuçlar sağladığı sonucunu ortaya koyduğunu kaydeden Prof. Dr. Demir, şöyle dedi:

“Bizim yaptığımız çalışmaya katılan gebelerin çoğu Omega 3 yağ asitleri ve beyin gelişimi üzerine olan etkilerini bilmekle birlikte, çalışmaya katılanların ancak yarısı haftada bir kez balık tüketmektedir. Bu durum balık bulmanın kolay olduğu İzmir gibi deniz kenarı bir şehir için yüksek bir oran değildir.”
ARAŞTIRMA

Takipleri yapılan 12 ile 40. gebelik haftası arasında olan 250 gebenin balık tüketim davranışlarıyla yapılan ankete katılanların yaş ortalamasının 30 olduğunu bildiren Prof. Dr. Demir, hamile kadınların yüzde 41’inin haftada bir kez, yüzde 20’sinin bazen, yüzde 12’sinin haftada iki kez, yüzde 12’sinin nadiren balık tükettiğinin belirlendiğini ifade etti. Ankete katılanların yüzde 4’ünün hiç balık tüketmediği yüzde 3’ünün ise haftada 3 kez balık yediğini belirten Prof. Dr. Demir şöyle konuştu:

“Gebelerin yüzde 78’i beyaz etli balıkları, yüzde 19’u siyah etli balıkları, yüzde 3’ü ise kabuklu deniz canlılarını tüketmekte. Gebelerin yüzde 46’sı balığı ızgara olarak tüketirken, yüzde 32’si kızartılmış olarak yemeği fırında veya buğulama olarak yemeğe tercih etmekte.Balık tüketmeyen yüzde 46’lık grup bunun nedenini balık yemeği sevmemek olarak belirtmiştir. Katılımcıların yüzde 91’i Omega 3 yağ asitleri hakkında bilgi sahibi olduğunu belirtmiş, yüzde 86’sı Omega 3’ün beyin gelişimine etkisini bildiklerini belirtmişler ve yine yüzde 85’lik bir kesim Omega 3 için ana besin kaynağının balık olduğunu bildiklerini doğrulamışlardır.”Kaynak

Etiketler :, , , , , ,
Mart 24th, 2009 by Filiz Arıcan 3803 kez okunmus


Gaziantep Üniversitesi (GAZÜ) Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Kılınç, bebeklerde tamamlayıcı besinlere erken başlanmasının hastalık riskini arttırdığını, geç başlanmasının ise bebeğin gelişimini yavaşlattığını söyledi.Kılınç AA muhabirine yaptığı açıklamada, tamamlayıcı beslenmenin bebeklere 6 ila 18-24 ay arasında yalnızca anne sütüne ev yemeklerinin eklendiği bir dönem olduğunu belirtti. Tamamlayıcı besinlere erken başlanmasının da, geç başlanmasının da, bebeğin gelişimi ve sağlığı açısından çeşitli olumsuzluklar doğurabileceğini dile getiren Kılınç, şöyle konuştu:”Tamamlayıcı besinlere erken başlanması durumunda anne sütü alımı azaldığı ve sıvı gıdaların kalorisi düşük olduğu için bebeğin kilo alımı yavaşlayabilir. Bu dönemde antikor geçişi azaldığı için hastalanma riski artar. İlk 6 ayda bağırsak geçirgenliği fazla olduğu için besin alerjileri daha sık görülür. Bebek sık ishal olur. Bu besinlere geç başlanması durumunda ise sadece anne sütü bebeğin gereksinimini karşılamaz hale gelir. Bu durum bebeğin kilo alımı ve büyümesini yavaşlatır ya da durdurur. Besin eksikliklerine bağlı olumsuzluklar ortaya çıkabilir. Bebeğin çiğnemeyi öğrenmesi zorlanabilir.”Kılınç, anne sütü alan bebeklere 6. ayda, yapay mama ile beslenen bebeklerde ise 4. ayda ek besinlere başlanması gerektiğini vurguladı.Kaynak

Etiketler :, , , , , , ,